BLOGGER TEMPLATES - TWITTER BACKGROUNDS »

31 Ağustos 2009 Pazartesi

Cenneşanuhu

Share

Baykuş aslen bir hatundur bakmayın baylığına
Mekânı cennet ola, makâmı şattaraban
Her mendakkadukkada bir dokuz doğuran ...
Kuşkonmaz sütüyle emziriyor geceyi
Ve zifirî yıldızlar ürüyor eski samanyollarından

Yavruları yetişip süzüldü müydü dünyaya
Kadifeden çıtı çıkmaz kanatlarıyla
Düşlerini yiyorlar, gümüşü düşlerini gülibrişim
ağaçlarının
Nasıl yerse ayçiçeği çekirdeklerini çocuklar
Dişlerinin arasında çatırdatarak çıtır çıtır

Tuh sana Puhu Kuşu
Çini mürekkebinlen sarı, susak ve uykusuz nehrime
Batırdığın bu kaçıncı tahtel - bahir !

Can Yücel

29 Ağustos 2009 Cumartesi

Keder Atlası

Share

nilüferler niçin suya eğilir
ve niçin
kavruk otlar gibi
tutuşur
o ilk sevdalar
söyleyin bana
ey kitaplar.

bana söyleyin
kim var
aramızda
biraz ölmeden
bir türkü tutturmuş giden.

ya kırmızı şapkalı
gelincik, senin için
göz açıp kapayıncaya
yiter şu bahar
hemen
ölüm gelir
yükselince sular.

söyleyin bana
ey kitaplar

var mı
kederin atlasında
tarçın kokulu bir şehir
inmemiş olsun damlarına
gözyaşından
yıldızböcekleri
ve tarçın
kokulu
bir aşk
hiç ölmeyen.

Behçet Aysan

Yalan Ses

Share

Ben seni duvarların arkasına sakladım,
Karşıdan düz taş.
Varsın hepsi yanılsın, sevincime son yok:
Bahçem yalnız benimsin.

Bilerek değişik anlattım, seni duvar sandılar
Değilsin.
Gözler üstünkörü gördü:
Bahçem yalnız benimsin.

Ben buralardan giderken
Sen de benimle gelirsin.
Bizimle biter hikâye, geride kalan yalan ses:
Bahçem yalnız benimsin.

Behçet Necatigil

28 Ağustos 2009 Cuma

Rüzgarın Yırtık Yeri

Share

Saçlarında şimşek parçaları, dilinde kırağı,
Sen kimin yetimisin,
Kimi bekliyorsun durduğun yerde?
Sağır bir günün sonunda dilsiz bir gece
Sarıp sarmalıyor seni,
Gökyüzü gıcırtıyla kapanıyor üstüne.
Bak ömrün yarılandı,
Karanlığı kullanmayı öğrenmelisin.
Yazısı akmış ıslak bir sayfa elinde,
Yara bere içinde morarıyor şiirlerin.

Artık tutunacak kimsen kalmadı,
Nasıl biliyorsan öyle düğümle zamanı.
Bütün ölümleri gör,
Birini evlat edin kendine.
Oysa sen, boş bir kabın taş darası.
Yine de denkleştirip gidiyorsun hayatı.
Tuzağa yem, hançere bağ oluyorsun.
Zehire katıyorlar seni, şair ne duruyorsun
Gemilere bin, trenlere atla.
Kimsenin umursamadığı, hiçbir işe yaramayan
Kaldır şu gereksiz tanıklığı ortadan.

Ne kadar tıkasan kulaklarını,
Duymamaya çalışsan
Göğsünde bir titreşimdir konuşmaları.
Görmesen seslerden anlıyorsun.
Kazdıkları çukuru, ördükleri duvarı.
Çakılısın buzdan çivilerle
Boynu bükük bir haçın üstünde.
Yerde buluyorsun kendini her sabah,
Yeniden gerilmek üzere,
Saçlarında şimşek parçaları, dilinde kırağı
Daha ne bekliyorsun durduğun yerde?

Katmerli yalanı gördün, yalınkat gerçeği,
Bilicinin ürpererek söylediği
Sevgi gereksinimlerini gördün kimilerinin,
Tırnaklarını denemek için
Yılanın deri değiştirmesini,
Gülüşün kurdunu, sineğini gözün;
Yüreğinde bir ağaç gürültüyle devrilirken,
Aksayarak yürüyen umudun arkasından
Gülün kanayan hüznünü gördün.

İşte tanıksın ölümün pazarlık ettiğine
Toptan ve perakende,
Pantolon ütüsünün keskinliğine,
Bozulup bütünlenmesine paranın,
Mevsimsiz bir çocuğun kekre yüzüne,
Yabancı işçiliğine martının
Deniz olmayan bir uzak ülkede,
Daha binlerce, binlerce şeye.
Yaz bunları ve imzala sana yetecekse.

Bana delik deşik bir yürekle
Pası küflü, çürümeyi söyle.
Yangın yerlerinin katran gözyaşlarını,
Bana göçüğün kırık kemiklerini,
Sancısını suyun, rüzgarın yırtık yerini
Ve bunlardan payına düşeni söyle.
Ne kadarı kaldı babandan,
Sen ne ekledin üstüne,
Acının sana getirdiği ürem ne?
Şair bana mutluluktan söz etme,
Beyaz baston kullanan bir dille.

İşte tanıksın daha nelere?
Testi gömüyorlar göğsüne eskisin diye,
Keçe gibi kimi zaman, parlatmak için
Bakır kaplara sürüyorlar seni
Şair hiçbir tansık bekleme,
Dolaş yıkıntılar, çöplükler içinde,
Sen ey gülünç ve deli mesih;
Ölmeyi bilmediğine göre,
Saçlarında şimşek parçaları, dilinde kırağı
Pelteleşmiş yapışkan haçını
Islık çalarak sokaklarda sürükle.

Metin Altıok

26 Ağustos 2009 Çarşamba

biliyorum sana giden yollar kapalı

Share

biliyorum sana giden yollar kapali
ustelik sen de hic bir zaman sevmedin beni

ne kadar yakindan ve arada ucurum;
insanlar,evler,aramizda duvarlar gibi

uyandim uyandim, hep seni dusundum
yanliz seni, yanliz senin gozlerini

sen bayan nihayet, sen olumum kalimim
ben artik adam olmam bu derde duseli


simdilerde bir kopek gibi kosuyorum ordan oraya
yoksa gururlu bir kisiyim aslinda, inan ki

animsamiyorum yari dolu bir bardaktan su ictigimi
ve icim goturmez kenarindan kesilmis ekmegi

kac kez sana uzaktan baktim 5.45 vapurunda;
hangi sarkiyi duysam, bizimcin soylenmis sanki

tek yanli ask kisiyi nasil aptallastiriyor
nasil unutmusum senin bir baskasini sevdigini

cocukca ve seni uzen girisimlerim oldu;
bagisla bir daha tekrarlanmaz hicbiri

raslasmamak icin elimden geleni yaparim
bu boyle pek de kolay degil gerci…

alisirim seni yalniz duslerde oksamaya;
bunun verdigi mutluluk da az degil ki

cikar giderim bu kentten daha olmazsa,
sensizligin bir adi olur, bir anlami olur belki

inan belli etmem, seni hic rahatsiz etmem,
son istegimi de soyleyebilirim simdi:

bir geceyarisi yaziyorum bu mektubu
yalvaririm onu okuma carsamba gunleri


Cemal Süreya

12 Ağustos 2009 Çarşamba

Bana Doğru Gelen Kim

Share

"BANA DOĞRU GELEN KİM?"YA DA
ŞİMDİKİ ZAMANDA
BİR MOBİL, BİRİNCİ TEKİL ŞAHIS

Dökülmüş bedenim kimyasına pirincin, yokedilerek kalsiyumun büyüsü yazgım belirlenmiş.
Her an, hoş geldin diyorum bana doğru gelene, dalgalanan duygularımla. Sarkıyorum
tavandan (bir tavan varmışçasına) yeryüzünün (varolduğunu umarak) renklerini bilmeme
karşın - lal rengi, çivit mavisi ve sarı - ve onların yalanlamalarını - tutku, dinginlik ve ölüm -
kendimle işaretliyorum yanı, yöreyi - bir aşağı bir yukarı, bir yukarı bir aşağı, sağ sol, sağ sol.
Yönlerin bulanıklığında bir sorumluluk bu! Uluma geri tepiliyor böylece, bana doğru gelene
karşı! Bir iskeletler zinciri tutuyor beni havada, uzay konusunda bir unutkanlık yüklemeye ve
devindiğim cılız önlemleri yıkmaya çalışarak. Soğukkanlı bir çaba! Ben, kusursuz bir porte
olmayı yeğlerdim, oysa. İşte şuracıkta, özlüyorum sol anahtarımı ve notalarımı. Umursamam,
nereye dağılırlarsa dağılsınlar, daha sonra...

Şimdilik, hava akımının istencine boyun eğmişim, sinekler ırzına geçerken uzantılarımın,
sürdürüyorum dansımı bu dikey tabut içre, günden geceye, geceden güne, ben tümünü ezip
geçinceye ve "Bana doğru giden kim?" in yatay bilgisine ulaşıncaya dek!

Nilgün Marmara

Deniz Kızı İçin Şiirler

Share

Seni, gülüşü gül olup da açan kız
Uzandığım her kapıdan yüzümü saran esinti
Seni, yürüyüşü yağmur, kokusu nergis
Seni turuncu düş, seni deniz mavisi...
Eksik kalmış tek sözcüğü uzun bir şiirin
Bir dalın açmamış o son tomurcuğu
Yüreğime selamsız sabahsız girdiğin
Belli, geçerek o dikensiz yolu

Seni, yaz günleri topraktan tüten buğu
O bir anlık, bir solukluk yağmurlardan sonra
Seni, sevincin yangını, acının külü
Gittin artık, bu şiirler kaldı bana

Gittin artık, ardında mavi bir tütsü
Saçarak, geniş ufuklarından sonsuzluğun
Ey kara sevdalarımın göçmen kuşu
Diyemem istesem de, seni unuttum...

Ahmet Erhan

10 Ağustos 2009 Pazartesi

Yağmurun Altında

Share

yirminci yüzyılı yaşadım
ertelenmiş bir yüzyıldı bu
yıkık bir sur yazgımızın uydusu
bekletir ömrü yürüyen ayla birlikte
bırakmaz günün adını koyalım.

yanıtsız bir yaşamdı erdemimiz
herkes içindi ve kimse içindi
okunmamış bir yazı, umudu doyuran,
duaları düşünmek neye yarar
kurgular tutuşturdu bacalardan.

yirminci yüzyılı taşıdım
tedirginliğimizin zorbalığıdır sanrılar
ve tohumun beklenmedik gürültüsüyle
çıplak su gibi yinelenir zaman
gökyüzünde usumuzun dirliği

aklın başarısızlığa uğradığı içtenlik
bir şive gibidir insan, ey öldürülmüş insan
bilinmeyen bir hayvana özgü bir ses gibi
sabırsız testi, hep dolar gibi olan
her şeyin sese dönüşeceği bilinemez ki!


yiminci yüzyılı yaşadım
parlak suyunda boğulmuş sahipsiz
insan yeryüzünde durur, bulutlar
bulutlar düşümüzde doludizgin
soylu bir çılgınlıktı gündemimiz.

ellerinde oyuk gözlü idoller
yüreğimin yalanını besler üç güzel
bir dağın tepesinde buldum üç güzeli
ama ses yok, sessizlik yok, önce erte yok.

yirminci yüzyılı taşıdım
golgota' ya dirilemem ki,
taşlar arasında yabanıl erinç
ölümü diriltiyorduk hep
yaşam tabular arasında bir esinti.

mevsimler kurgularla oyaladı bizi
tarlaya bırakılmış bir at gibi
bağlı, yalnız ve özgür,
umudumuz sabrın tutamadığı ırmak
umutsuzluğumuz insan kalmak içindi.

yirminci yüzyılı yaşadım
dingin karştlıkların adını bulmalı
sel gibi kuruyor yaşlılık, gençlik
sanki melekleri gördük uzun saçları
tanrının unutkan kuzgunu idik.

nasıl unuturum ey doğa
bana bir diyeceğin vardı, kalakaldım,
vaktim yetmedi, ölüm kalım,
bütün yüzyılları yaşadım
vaktim yetmedi anlamaya.

yirminci yüzyılı taşıdım
atalardan kalma huysuzluk
kuşku, yeryüzü deliliği,
kıralımız doğuştan yarım
ama tanrımız ara ara idi.

yaşayamadım yirminci yüzyılı
kim yaşadı ki kendi yüzyılını
akarsuyun dilinden sezenimiz yok
orpheus' tan sonra ben geldim
giz dönüp baktığımız yerde kaldı.

görüp de bilenimiz yok.

ah acımasızdır uykusuz soru
delice zeytin yerdi atamız homeros
biz yemezdik, aşılı zeytindi bizimki
suskun arpa, uyur uyanık harlı toprak
ama yüzyılımız hamdı, delice idi.

yirminci yüzyılı yaşadık
o çağa bu çağa gömüldük
bir şey var, susar, bakar durur
ölümün soluduğu denizle varolan
gökyüzünden başka çağ yoktur.

oysa ne cok gecmis var, ne cok zaman
ne cok gelecek, ne az zaman
benzerlikle karşılaştık, susalım,
kapalı bir avuçtur sözcük
neden açıp da sormak ister insan?

sorup da dönenimiz yok.

hiçbir yüzyılı yaşamadım

tüy kuşun ruhudur, ses teni
hep anlar gibi oldum duvara vuran güneşi
nesne ve bilinç birdir, çağ atlattı beni
bir hoş bilmece içinde yaşadım.

dingin ol ruhum, belki uzaklarda
bir yerde nicedir ilk dizeleri
yaratılıyor acıklı destanımızın
çağlar sonra hayranlıkla okunmak için
belki benzer umursamazlığımız kahramanlığa.

kalk dostum ormana gidelim
geyik sesleri içine çökelim
yeniden doğuş, kıvanç, uyum
kurgular bir yana, biz bir yana
ilk kez düşünmeden görelim

martılar gibi yağmurun altında

Melih Cevdet Anday