BLOGGER TEMPLATES - TWITTER BACKGROUNDS »

30 Kasım 2014 Pazar

Ne Gelir Elimizden İnsan Olmaktan Başka

Share

ne çıkar siz bizi anlamasanız da 
evet, siz bizi anlamasanız da ne çıkar 
eh, yani ne çıkar siz bizi anlamasanız da. 

hiçbir şey ! kadınlar geçtiği o kadın kokusu anlarında 
yıkanmış, mayhoş ve taranmış duygularıyla 
dönüşür içimizde az menekşe, bir sarmaşık 
menekşe, hadi neyse, mor deriz sarmaşıklara 
mor deriz, mor bilinir çünkü, bir yandan güneşler kurur 
her yandan güneşler kurur, sanki yaz günüyledir 
bir adam kayboluyordur bir taşra sıkıntısıyla 
deriz ki, "şuram ağrıyor" bir de, "başım dönüyor", "yanıyor 
avuçlarım" 
belki de bir çığlık mı bu, bu seziş, bu yakınma 
bir çığlık, hem de nasıl, katılmış, donmuş,yaşıyorcasına 
uzansak ellerimizde uzansak avuçlarımızda, bir çığlık 
nedir mi ellerimiz-korkunçtur bir elin bir köşesinde insan 
olmalarıyla- 
korkunçtur insan olmalarıyla kıyısında bir yüreğin 
kıyısında gibi yangından, çok karanlıktan geçilmez caddelerin 
ve korkunç anlamsız gözlerinde ha dünya ha bir park 
bekçisinin 
korkunçtur insan olmaları, bir ceset, suda bir şapka gibi 
sallanaraktan 

bitmeyen bir selam gibi, hastayken, inceyken, yalnızlıklarda 
aranan 
korkunçtur-bunu anlıyoruz-bir yüzün en çoğul beyazında 
korkunctur insan olmaları güz ortalarında, eriyen türbe 
ışıklarında 
ve korkunçtur eriyip kaybolmaların bir köşesinde insan 
olmalarıyla 
korkunçtur korkunç! 
diyerek: ben kimim, kime anlatıyorum, neyi anlatıyorum 
ayrıca 
neyim ben, bu olanlar ne, ya kimdir tüketen isteklerimi 
tüketen kim. hani görmeden daha, sezmeden herşeyin bittiğini 
ama ne zaman saçları kurularken çok eski bir alışkanlıkla 
çökerken üstümüze bir sözün, bir gümüş kupanın o sebepsiz 
inceliği 
ansızın bir ürperişte: bitti mi herşey bitti mi 
yoo, hayır! öyleyse kimdir tüketen isteklerimi 
bir rüzgar, duyulup binlercesi birden bir rüzgar 
birakıp giden beni bir kenara, bir uzağı, yada bir boşluğu bırakır 
gibi 
ve ben ki hazırımdır bir süre unutulmaya 
ama hep sorulur gibidir benden: ben şimdi ne yapsam acaba. 
ben şimdi ne yapsam, ben şimdi ne yapsam kaç kere yalnız 
hem bunu kaç kere söylemek, ne türlü söylemek adına 
eskimiş fırçalarda, kırılmış şişelerde, tozlanmış ilaç kutularında 
okunmaz kitaplarda, uzaksı giyişlerde çocuksuz avlularda 
anlamsız kahvelerde, bir yolun çok ucunda, asılmış koyun 
butlarında 
ben şimdi ne yapsam, ben işte ne yapsam kaç kere yalnız 
kaç kere yalnız, ama kaç kere yalnız, gene kaç kere insan 
olmalarımla 

kapansam, evlere kapansam, yıkanmış bir deniz bulacaksam orada 
anılar bulacaksam- anılar mi dediniz ? ne sesli bir vuruşma 
odalar bulacaksam, odalarda kadınlar, çiçekler, çok aynalar 
rakılar, gene rakılar, kırıklar sonsuz yaralar 
bulacaksam orada, bir koltuğu bir koltuğa doğru 
bir yüzü bir yüze, bir eli bir ele doğru yaklaştıran çocuklar 
sinekler bulacaksam, kaskatı yapan boşluğu, sinekler 
zorlanmış bir gülüşten-iğrenip birden-kusmalar, bulantılar 
bulacaksam belki de: susanlar, bilmem ki niye susanlar 
ölüler bulacaksam-ölü gözleri onlar, cesetler, giderek dışa 
vurmalar 
ne dedik, dışa vurmalar mı, yani ilk aydınlığı mı ölümün 
ölümün ilk aydınlığı mı, ne dedik, sahi biz ne deseydik bu 
konuda 
ne deseydik bilmiyorum, ama var bu kadarcık birşey insanın 
sonsuzunda 
bu kadarcık bir şey-iyi ya, peki, şimdi kim var sırada 
sakın haaaa!. biz yoğuz, bizi unutun, yok deyin adımıza 
yok deyin çünkü biz..biz işte korkuyoruz ne güzel korkumuzla 
ne güzel ellerimizle.. başlayın, hadi başlasanıza 
örneğin bir kahve falı ? az müzik ? diyorum biraz iskambil!.. 
ama hiç seslenmeyelim-seslenmeyelim-içimizden oynayalım 
ayrıca 
- dört kişiyiz! 
- hayır on!. 
- bin kişiyiz! 
- bana kalırsa.. 
ne kadarcık bir fark var bizimle bütün insanlar arasında 
öyleyse başlayalım: koz kupa! ah şu sinek onlusu bire bir 
unutulmaya 
çayınız soğuyacak! çayınız mı dediniz ? ne tuhaf biraz 
anlıyorum 

- üç karo! 
- pas diyorum! 
- susalım baylar, dört kupa! 
ah şu sinek onlusu! koz kupa! çayınız mı dediniz ? susalım! 
susalım-niye susalım-anılar mı dediniz ? ne sesli bir 
vuruşma! 
ya sonra ? bırakın şu sonrayı, bilmem ki nedir o sonra 
gene mi, başladınız mı ? peki şimdi kim var sırada 
sakın haaaa!. biz yoğuz, bizi unutun, yok deyin adımıza 
yok deyin çünkü biz..biz işte korkuyoruz ne güzel korkumuzla 
ne güzel ağzımızla.. yok canım, ben var ya, istiyorum sırada 
olmayı istiyorum-sahi mi- ama isterseniz siz olun 
siz olun, biz olalım kim olacak ? -hep böyle oyalansanıza 
yani "şu sinek onlusu, susalım baylar, koz kupa." 
gibi oyalansanıza 
biraz oyalansanıza. 

bir oyun başka olamaz oyundan gibi 
bir söz başka olamaz sözden gibi 
bir şey başka olamaz şeyden gibi 
tam öyle gibi, varıyor gibi bir mutluluğa 
ne gelir elimizden insan olmaktan başka 
ne gelir elimizden insan olmaktan başka 

ne çıkar siz bizi anlamasanız da 
evet, siz bizi anlamasanız da ne çıkar 
eh, yani ne çıkar siz bizi anlamasanız da. 

hiçbir şey ! kimse bir gün gözlerimi sevmeyecek korkuyorum 
bir yaşlı kadın en erkek boyutunda 

kendisiyle çiftleşecek kaç kere yalnız 
kaç kere yalnız, kaç kere şaşırmış, bitkin kaç kere 
bir ölgün ses bulacak sesinden çok uzaklarda 
vardır ya, hani bir yer, uzakta çok uzakta 
ölüm mü- yok canım, çok sesli bir evrende çok erken daha 
üstelik bilmiyoruz da, doğrusu bilmiyoruz, ölüm mü, bunu 
hiç bilmiyoruz 
diyoruz: yaşasak çıkmazları, sevişsek olmayanlarla 
tavşansı sıçramalarla bitirsek şu ormanı 
böylece, niye olmasın, işte bir orman daha 
sanki bir gölgeye geldik; yorulduk, acıktık, susadık biraz 
ve doyduk, ve içtik, ayıldık bir anlamda 
ayıldık ve sorduk, baktık ki hep ormandayız 
kaç kere ölmemişiz, kaç kere sormamışız, bu kaçıncı dalgınlığımız 
yani kaç sesli bir evrende kaç kere yalnız 
ne ölmek, ne ansımak! sadece yaşamakla 
tam öyle gibi.. demeyin: eh, biraz yorulsak da 
demeyin, sakın haa, yok şu kadar bir şey insanın sonsuzunda 
biz şimdi ne yapsak, biz şimdi ne yapsak, biz işte biraz 
bilmiyoruz ya 
diyoruz: yaşasak çıkmazları, sevişsek olmayanlarla 


II

ben mutsuz kişiyim, size yüzümü getirdim bu anlamda 

nasıl seğirttim işte, kızmayın işte, dün o hekim dedi ki 
dönünce birden yüzüme, yüzümün bu en yitik çağına 
dedi ki: siz niye yoksunuz acaba 
bilmem ki – doğrusu bilmiyorum – niye yokmuşum ben 
sahi ben niye yokmuşum – öyle ya – elbette sordum ona 
dedim ki – ne desem beğenirsiniz – iri bir top çekiyor gibi bilardo masasından 
dedim ki, falan filan.. 
örneğin ölüversem şu daralmış yüreği kullanaraktan 
ölüversem şuracıkta 
bakınca herkes orama burama 
derler mi bir ağızdan: bu ölen de kim 
hey tanrım! ölen de kim, yani kim yaşamış kendi adına. 

yani kim yaşamış kendi adına 
vardır ya, hani hep görürsünüz, berber dükkânlarında 
tam önünde kapının, beyazla kırmızı bir şey döner 
döner de döner öyle; hani bir simge, bir şey 
hani ne başlar ne biter 
hani ne vardır ne yoktur 
tanrısal bir harekettir din adamlarınca 
bana sorarsanız büsbütün hareketsizlik 
çıldırtır insanı, zorlanmaya görsün insan bakmaya 
hem sonra şaşarım buna, niye olmalı insansak bu akıntıda 
herkes gibi bir şey niye olmalı 
bakınca işte şurdan şuraya 
masalar, masada yazı makinaları 
derim ki, niye olmalı 
bu yenilgin elleri, düzensiz, ak kâğıtları 
sürüngen parmakları 
çağrısız yüzleriyle önce ve ıssız 
hayata bir şey demeyen bu garip adamları 
bu cami önlerini, bu mühür kazıcılarını 
mühürlere yazılmış loş, kuytu, serin 
yıllarca unutulmayan o kadın adlarını 
ve duvar diplerini, kararmış, dik yakaları 
bilmem ki niye 
yani masalar işte, masada yazı makinaları 
istemem, niye olmalı 
evleri, evlerde kalmaların umutsuz şarkıları 
devingen çocukları, kırılgan bardakları, kirli – mor balkonları 
bakımsız avluları 
avlular.. ve uzun ve esmer domino oyuncuları 
sonra gene upuzun kahveye çıkmaları 
öyle hep çıkmaları, güneşli, düz sokaklardan 
bitmeyen bir zamandan devşirmek yaşlılığı 
kadınsa – nasıl artık – seğirtken bir ürperişle 
yeniden bir erkekle.. ama hiç ummadığı 
öyle ya ummadığı, çünkü korkmakla bundan 
nemli bir vücut gibi düşürüp yalnızlığı 
ki sevinsin diyerek çardaklı kahvelerde 
yaş masalar üstünde onların anlamadığı 
derim ki, niye olmalı 
niye olmalı bilmem 
şöyle bir yol kenarında yerini sektirmeden 
ölümsüz bir şey gibi sevimsiz dilenci suratları 
ve akşamüstlerini, kıvrılan dudakları 
değişmez bakışları 
bir hüzün gibi değil, doğrusu değil 
hüzünden daha fazla, ölümsüz duyguları 
derim ki, niye olmalı 
şu oynak bacakları, yıkanmış köpekleriyle yan yana 
kadife ayakları 
bir sarı yol üzerinde neşesiz kadınlarla 
hep aynı çizgiyi peyleyen o yorgun çocukları 
herkes gibi bir şey niye olmalı 
varken kendini bulmak, bulmalı 
hem nasıl bulmalı ki, çılgınca uzaklaşan 
sizlere gelmek için, geçerek bir ot kokusundan 
atlayıp bir çiti birden, okşayıp bir kediyi 
ah nasıl istediğim, sizlere gelmeli belki 
sizlere, sizlere gelmeli bitirmiş gibi bir şiiri 
öyle ki, kalmadan artık yapacak bir şey kalmadan 
üstelik – bilmiyorum ya – biliyormuş gibi en azından 
ben sizin hangi ülkenizde olduğumu o zaman 
o zaman şimdi ne zaman, iyi bilerek 
gelirim de sizlere, alınınca odaya 
şöyle bir köşeye oturuncaya 
kadarki o sıkıntıyı geçerek 
başlarım konuşmaya 

derim ki, öksürmüyorum, iyi bir fırçalamıştım dişlerimi 
tıraş olmuştum ayrıca 
bu gömlek yepyenidir, bakmayın ucuzdur, kötüdür, dayanılmaz kokusuna 
ya sonra kaç kere şaştım o tuhaf çarşılarda 
aynalar, danteller, cins baharatlar satılan orada 
bilseniz kaç kere duydum bir kızın neyi duyduğunu 
bahçesiz bahçelerde, ağaçsız ağaç altlarında günlerce uyunduğunu 
ya nasıl istedim ki, “çok iyi”, “ah ne güzel” dediklerini 
kırlarda, ot yiyen bir tavşanda süresiz olmak gibi 
ve nasıl yitirdim ben kendimi 

durmadım, geldim işte, iyi bir fırçalamıştım dişlerimi 
tıraş olmuştum ayrıca 
gömlekten söz açınca aklıma geldi 
ben omuzlarımı sevmem, o geldi birden aklıma 
bir sürü kemiktir onlar, salt kemik, takır da takır boyuna 
sevmiyorum ayaklarımı da 
yok koyacak bir yer, bulamıyorum, gözlerim var iyi ki 
çünkü ben mutsuz kişi, durmadan onları kullanıyorum 
gözleri, göz bildiğim her şeyi 
yazık ki bir fırtınayla her zaman kirleniyorlar 
bir şehrin içinden geçen nehirler gibi 
sürüyüp götürüyorlar olanca pislikleri 
kaskatı bir intiharı, yok yerden bir cinayeti 
bir sevişmeyi.. o benim yapayalnız gözlerime fırlatıyorlar 
hıh!. işte bunlar da kendi gözleri 
kızarmış aklarıyla kendi gözleri 
her gün bir o kadar görmeyle kayboluyorlar 
ve dalgın bir bakışta yansıtıp yüreklerini 
kayboluyorlar bir bir 
öyle ki – ben diyelim – yeniden bulmak için onları 
yeniden bulmak için 
çırpınıp duruyorum dört duvarında kendimin. 

o zaman gelsin omuzlarım, gelsin ellerim 
ayaklarım da 
öyle bir üst kat manzarasıyla, bir vurgu gibi 
takır da takır, takır da takır boyuna 
yürüyüp gidiyorum onlarla 
parklara gidiyorum üst üste niyetler çekmeye 
ihtiyar kumruların ağzından 
kocaman kamyonlara düzenle sıralanan 
kutulardan birini 
çekiyor gibi en altından 
alışıyorum buna da, bu fırtınaya da 
bir ellik, bir avuçluk, bir anlık bu avuntuya 
çünkü bu hep böyle oluyor her zaman. 

derken bir “hey!” çıkıyor çok kısık bir sesle ağzımdan 
hey, sana söylüyorum, park bekçisi, serseri! 
bir parça şarabım var altından 
yaş desen kırkı bulmuş, ölümümden bir parça 
yani bak kısa yoldan bir toplam 
nasıl da çizgilendim, büsbütün aklaştı saçlarım 
ve yorgun bir duman gibi savrulup çay ocaklarından 
düzlere vursam düzlerden 
dağlara vursam dağlardan 
önce bir kendime doğru: kimsesiz, ince, sokulgan 
sonra hep her şeye doğru, o denli hızlanaraktan 
ve cansız, ve soluk kilise resimleri gibi 
acılı, bungun, geçerim dalgınlığınızdan 
öyleyse de bana, nasıl anlamam 
tükenmiş sevgilerce mektuplarda bulunan 
o “her şey” kelimesi gibi 
anlamı bitmek olan 
nasıl anlamam ben kendimi 
işte hey park bekçisi serseri 
bir parça şarabım var altından 
çeksem diyorum kafayı, sen bari açma çeneni 
açma ya, istiyorum, azıcık anlayıver beni 
bilsen ki o enayi, hani cam tacirinin karısı 
– hani ben memurdum yanlarında – 
gelecektir birazdan. öff!. şimdiden ne sıkıntı ha 
giyinmiş, sürünmüş, takınmıştır şirretliğini 
geçecektir karşıma, bir beni süzecektir, bir elimdeki şişeyi 
ama ne denir sanki, bilmez mi işte o da 
her şeyi nasıl teptim, bilmez mi 
oysa kaç kere yüz verdi, üstüme saldı gözlerini 
baktı ki iş yok bende, üstelik aldırmıyorum 
bir akşam yemeğinde, dostlarıyla beraber 
eliyle dürterekten yanındaki erkeği 
beni göstererekten: ha ha ha, hi hi hi.. 
gerçi sarhoştu biraz, bana ne onun sarhoşluğundan 
sonra bilmem ki nasıl, öyle canlıydı ki elleri 
durmadım, çıktım sokağa, sokaksa ne güzeldi 
o cansız, o soluk kilise resimleri gibi 
bir tanrı duruyordu, az ötelerde 
mutluydum, niye mi? çünkü be yaratmıştım o tanrıyı, o şeyi 
ah yaşasam diyorum, o günü bir daha yaşasam 
ve hüzün... isterik bir kadın gibi üstüne çekse beni 


III

ben sanki unuttum da yaşamakta olan her şeyi 
acıyı, sevinci, aşkı, o her zamanki her şeyi 
derim ki vakit olmayacak, olmayacak pek şimdi 
hanlarda, ve pirinç karyolalarda, ve deliksiz uykularda gibi 
tadarken bir ekmeği hep, kurarken bir cep saatini 
tam öyle gibi, çok alıngan birinin doyumsuz yalnızlığında 
o karanlık sözlerin daha bir kesinleştiği 
gibi 
vakit pek olmayacak şimdi 

bir bir gezindim de ben bütün mezarlıkları 
zakkumları gördüm ve erguvanları 
ölüler gördüm ölüler, bir avuç kemikle o sonsuz 
onlar ki ne yaparlar, hiç bilmem – ben sevmem omuzlarımı 
ayaklarımı da 
takır da takır, takır da takır omuzlarımı 
ayaklarımı 
ayaklarımı, omuzlarımı 
içimde yürürler doldurup uykularımı 
dışımda yürürler, ki benden değiller gibi kaskatı 
ah nasıl bilirim ben vakit olmadığını 
yaşarken olmadığını, sonra hiç olmadığını 
ve nasıl isterim ki, açınca bağrımı birden 
der gibi, diyerekten: ey lazar çık dışarı! 
çık dışarı, çık dışarı! 
oysa ne mezarlar konuşur, ne lazar çıkar dışarı 
ne de bir ses olur ağzımda: kaygılı, titrek 
göstermek için sizlere yaşıyor diye insanı 
ne sanki bir böcek gibi olduğum yerde kurumak 
süpürün kabuklarımı! 
ne öyle balıklar gibi vurmak kıyıya 
döndürmek için sulara bir balık boyu yaşamı 
ah nasıl bilirim ben vakit olmadığını 
yaşarken olmadığını, belki hiç olmadığını 
ya sonra nasıl işte, kuşkuyla soraraktan 
insan, insan, insan! ben miyim, başkaları mı 
ben miyim başkaları mı – yani bin köşeli, bin kıyılı 
bir kavrayışla 
istesek bir şey değil 
istesek daha fazla 
takır da takır, takır da takır omuzlarıyla 
ayaklarıyla 
nedir mi insan? – ya nedir sahi, biraz anlatsanıza!. 
hadi anlatsanıza! 
- elbette anlatırız, niye anlatmayalım 
- insan mı dedik, ne dedik? haa, tamam, bize kalırsa.. 
- evet size kalırsa 
- hiç canım, biraz oyalansanıza 

ne çıkar siz bizi anlamasanız da 
evet, siz bizi anlamasanız da ne çıkar 
eh, yani ne çıkar siz bizi anlamasanız da. 

hiçbir şey! işte çok beyaz yataklarda çok beyaz öğlen uykuları 
bir suçun olmazlığı, bir elin çalmazlığı kapınızda 
bir deniz – ta dibinden – süresiz duyduğunuz 
kutsal ama din değil, bir tutku kafanızda 

dersiniz: bir konser sonu, geçmekte yaz ikindilerinden 
bir pencere sapsarı; ya sizden, ya müziğin renginden 
dersiniz hiç çekinmeden 
dersiniz: niye kullanmayayım ben bu duygusal zamanı 
örneğin bir balkonu, oradan 
balkona ekleyerekten bir dağ başını 
sonra balkonla dağı 
ansızın bitiştiren 
öyle bir kuş sürüsü tek kuşa benzeyerekten 
bir aşağı bir yukarı 
niye kullanmayayım ben bu duygusal zamanı 

niye kullanmayayım öylesi bir ustalıkla 
bularaktan bir yüzü, okşayaraktan saçları 
derim ki tam sırası, yakaraktan bir cıgara 
üfleyip tutaraktan bir sürü akçıl dumanı 
ve nasıl bir fiyakayla elleri cebe sokmalı 
bilirim, böylece vakit olmalı 

bilirim, böylece vakit olmalı 
bir caddeyi kullanmalı az çok, bir göğü, bir kadeh siyah şarabı 
denedim, sen varsın ya, sen olunca bir o kadar dayanıklı 
yerler var, boyunca sokaklar, geçince çok duvarları 
o duvarlar ki hep öyle: akasya, erzurum, askerlik fotoğrafları 
ya kâğıtlar – ne de çok – çok gözlü bir deniz hayvanı kâğıtlar.. 
nerde bir alaska var, nerde bir alaska yok, işte onları 
nerde bir afrika’yı 
afrika.. ve akılda tutulan yerleşik insan kokuları 
diyorum kullanmalı 
o durmuş saatleri, baş başa evrensiz kalmaları 
şehvetli çarşıları; çarşılar.. yağ, balık, gül yazıları 
kocaman evleri sanki, bir kocaman anahtarları 
bulanık bir göz gibi – tam öyle gibi – çok kaygan odaları 
odalarda yan yana, erinçli, hür yatmaları 
diyorum kullanmalı 
“nereye? – bilmem ki..” işte o adamları 
eskimiş kanları az çok, bir filmin koptuğu yeri, resimsi bakışları 
peygamber soylarını, o uysal ateşleri, hurma şaraplarını 
ve kutsal kitapları 
öyle ya, sen varsın ya, sen olunca bir o kadar dayanıklı 
bu ölümsüz kalmaları 
yani bir sonsuza varmayı boyuna – biz ikimiz seninle 
ama sen kimsin işte? bunu hiç sormamalı 
bunu hiç sormamalı; bitmesin, sürsün diye 
böylece, azıcık vakit olmalı 

IV

korkunç, biz buna sonbahar diyoruz, oysa bir böceğin vızıltısı 
bir yaşlı çocuktan azalan sesi dünyanın – bir böceğin vızıltısı 
pis lokantalarda çekilmez akşamüstleri – bir böceğin vızıltısı 
bilmem. kimi duymak istiyorum ben? sizi mi? – bir böceğin vızıltısı 
ah şimdi o taş evin sıcağında – sanki bir anmak istediğim öyle uzak ki, nasıl 
nasıl bir hüznün başkaldırışı – bile değil – bir böceğin vızıltısı 
herkes ne çabuk göçüyor. azıcık korkuyorum. dün biri gitti 
olanlar oluyor işte – ne yaparsın – bir böceğin vızıltısı 
akşamları uykum kaçıyor. kaçsın – yaşlı teyzem diyor ki 
diyor ki – vallahi anlamıyorum – bir böceğin vızıltısı 
bir de hep unutuyorum – anlamadığımı – özürler diliyorum durmadan 
ohoo!. teyzem mi? uyumuş oluyor çoktan – şu kantolar ülkesinde canım 
eski bir üsküdar’da, bir gül kokusu ağırlığında dolaşıyor belki 
hay allah! nereden çıktı şimdi? bu saatte kim olabilir ki 
yani ben kimseyi tanımıyorum ki – kendimi bile – ah şu böceğin vızıltısı 
bir gün kırmızı gözlü birinin gülbahar oynayışında beraberdik 
her neyse, amcamın namuslu günleri 
neden bana kız resimli çakısını vermedi acaba, bir türlü öğrenemedim 
istemem düşünmeyi bile – yahu ben demin sokaktaydım, şimdi nerdeyim, meyhanede miyim 
konyak mı içiyorum? niye mi sevmiyorum mısır ehramlarını, osmanlı tarihini 
bu hangi şarkıcı – sıkıyor beni – kolyenizi sevdim nermin hanım! 
bu kaçak tütünü niye mi içiyorum? bilmem ki.. hani bir sorguya çekseler beni 
çeksinler, ne suçum var sanki, suçsuzum ben vallahi billahi 
azıcık dalmışımdır – ha şunu anlasaydınız – bütün suç dalgınlığımda 
polis mi? tutsak mıyım? ne adamsınız siz! götürün bari ilgisizliğimi 
bu konyak niye çok pahalı, ben bu orospuyla yattım diye mi, ayıp 
çok ayıp! hem birazdan gene yatacağız, öyle değil mi sevgilim 
siz şu hesabı getirin hele, ben böyle kalçalar görmedim ne zamandan beri 
gülmeyin canım! şu hayvan suratlı adam bize bakıyor da ondan, kızıyorum 
bu turunç likörünü kim içiyor sabah sabah? demeyin, sahi ben gene mi yalnızlıyorum 
gene mi, ah niye ağlayamıyorum bu güneşli istanbul vakti 
hani ben böyle istiyorum da, bırakın böyle olsun, öyle mi. 

olsun. herkes ne güzel kıyılarda ne güzel ayaklarına bakıyor 
bir gökyüzü dinleniyor içimizde, bir huysuz at, bir soru, derken bastırıyor o böceğin vızıltısı 
gittikçe bastırıyor, iyi bastırıyor şimdi, örneğin ben o vızıltısıyla uyanıyorum sabahları 
ne gelirse yapıyorum elimden – duymamak için – sanki bir 
dilim ekmeği bir yıl kadar uzatıyorum 
sanki bir istasyona vuruyorum ilkin, şöyle bir ilk çağa vurur gibi. iyi mi? 
ya da bir tren geçiyor da az ötemden, ben o trenin doğu yolcuları 
bir süre değişik, bir süre anlamamış, giderek tam eskisi gibi kendime bakıyorum 
dedim ya, ne gelirse yapıyorum elimden – unutmak için – ah şu böceğin vızıltısı 
bastırıyor durmadan. bense yalnızlığa daha bir yalnızlık koyuyorum, hepsi bu 
yani bir böcekte yaşıyorum – dersem inanın – onu deviniyorum hep, bilmem ki.. 
bilmem ki.. üstelik sevmiyorum da, neyi sevmiyorum, yalnızlığı, öyle mi 
kim bilir belki de, bütün gün sesleniyorum çünkü – nereden 
örneğin bir sonbahar sözcüğünden, bir dilbilgisi yanlışından, 
bir satır başından belki. belki de... 
bir doğu kentinden, bir ölü gömme töreninden, sesli bir 
manastırdan az çok, bin adet bir ak güvercinden 
kendimden, yanlış ve eksik olan bir yerden; bir nymphe 
masalından sanki: korkuyla sinen, şehvetle yiten, ses 
olan doygunsuzluğuma, benimle eşitlenen 
her şeyden, ama her şeyden; değil bir eşkıya çatışmasından 
yalnız, kuru bir dereden, dural bir kargadan, ölümün yepyeni bir sözlüğünden 
yepyeni bir sözlüğünden. ölümün. o yılgın silahlardan. yani 
bir şiir parçasından belki. bir sokak kargaşasından 
cinsel bir çekişmeden 
arta kalan bir yerden: bitkisel gözlerinden, katılmış 
içlerinden, o kansız evrelerinden, sürekli hüzünlerinden 
bilmem ki neden. işte bir çocuk durgunluğu gibi. ama tam 
öyle gibi. önce bir sorguya takılı: uyumlu, ürkek, 
bitimsiz derinleşen 
ve içsel bir bulantıdan. ve çirkin bir gülüşten. ve güçsüz bir 
atılımla belirsiz bir av hayvanının döllerinden 
gelince birden gelen; nedensiz bir üşüntüden, kıyısız bir 
denizden, ışıksız bir lambadan, az konuşkan, iletken 
onların dillerinden, onların kuşkusundan, onların her 
şeyinden, dışardan hiç bilinmeyen 
sinsi pis çentiklerden. sanki bir tortu gibi. arınmaz kirler 
gibi, gelişen artan, kendini biriktiren 
nedense biriktiren. sonra hep dışa vuran. birden. öyle bir 
pas lekesi. gibi. kararsız sözlerinden, dengesiz 
aşklarından, tanrısız ellerinden 
yenilgin. ve karşıt bir yörüngeden: dualarda eriyen, kuytularda direnen, içkilerde küçülen 
atılgan bir duruşla o sonrasız, edilgen 
böyle hep seslenirim ben. duyan kim? ama ben seslenirim – nereden 
nereden? – baktıkça üreyen, saydıkça çoğalan, vardıkça yetişilmeyen 
seslenirim kendimden: öyle soy, öyle güzel, öyle çekici 
vardır ya, sirenler gibi işte: “size ben öğreteceğim dünyanın gizlerini!” 
gel gör ki anlatamam, vardıramam sözlerimi. bildiniz, hep o böceğin vızıltısı 
durmadan bastırıyor. kötü bastırıyor şimdi. örneğin ben o 
vızıltıyla bakıyorum yanıma yöreme 
bakınca bir baş dönmesi – o kadar hızlı ki her şey – bir 
kalın testere bir gökyüzünü kesiyor tam ortasından 
bir katılık bir katılığa yapışıyor. bir çark dönüyor iç mavileriyle. şu, bu.. 
bir çocuk ip atlıyor. biri bir tel çekiyor karşıya. bir mağaza 
vitrini gürültüyle duruyor anlatılamaz 
ha babam yazıyor biri. bir haham tevrat’ı dört dönüyor – yahu bu sokaklar da kim 
yapmayın, meyhanedeyim ben, çok kadehten bir kadehim yok benim 
o kadar hızlıyım ki başım dönüyor – bari şu vızıltı olmasa 
iyi ya, belki de yalnız değilim – değilim de – durmuşum bir yalnızlıkta 
durmuşum, bunu anlıyorum, duyurmak istiyorum üstelik 
istiyorum – duyurmak – düşmeden bir kayıtsızlığa 

yani ben böyle istiyorum, bırakın böyle olsun 
diyorum – pek uzaktan – sevgilim, boş geçirmeyelim mi geceyi 
ben o senin omuzlarını düşündüm, bundandır, şimdi gözlerim beyaz 
benim gözlerim beyaz – hem nasıl – bilmiyorum, ya seninkisi 
ne dersin, hayır mı, boş geçirmeyelim mi geceyi 
kapasak mı pencereyi acaba 
geçiyor – anneniz mi – eskimiş yün kazaklarla 
babanız – daha erken – gelmeyen babanızla 
gelecek! – annenizdir – çoğalan gözleriyle kapıda 
gelmiyor – babanızdır – bulunmuş eşyalar arasında 
ağlıyor – annenizdir – yok canım, biraz oyalansanıza! 
gibi oyalansanıza 
girerekten mutfağa, soraraktan o kalaylı taslara 
çünkü o baş dönmesi ya orda, ya yukarda tavan arasında 
güveler, hep güveler, bir delik, bir delik daha 
biraz oyalansanıza! 

bir oyun başka olamaz oyundan gibi 
bir söz başka olamaz bir sözden gibi 
bir şey başka olamaz bir şeyden gibi 
tam öyle gibi, varıyor gibi bir mutluluğa 
ne gelir elimizden insan olmaktan başka 
ne gelir elimizden insan olmaktan başka. 

ne çıkar siz bizi anlamasanız da 
evet, siz bizi anlamasanız da ne çıkar 
eh, yani ne çıkar siz bizi anlamasanız da.


Edip Cansever